Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne yargıca ve ne de iktidara tabiiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı.

Molierac

Ölüme Bağlı Tasarrufların Hükümsüzlüğü Ve İptal Davası

GİRİŞ

   Medeni Kanunumuzun 8. maddesi insanların hak ehliyetine sahip  olduğunu düzenlemiştir. Dolayısıyla kişi, yaşamı süresince hak sahibi olabilen bir varlıktır. Ancak insanların yapısı gereği yaşamları, ölüm ile noktalanacaktır. İşte miras hukuku da insanların yaşarken sahip oldukları hak ve borçlarının yazgısını belirleyen bir daldır. Medeni Kanunumuzun miras hukukuna ilişkin hükümleri de kişiye, sağ iken yapacağı bir hukuki işlemle (ölüme bağlı tasarruf ile) bu yazgıyı belirleme imkanı tanımıştır.

   Her ne kadar kişi, sağlığında yapacağı bir ölüme bağlı tasarruf ile hak ve borçlarının yazgısını belirlese de, öldüğünde, çeşitli nedenlerle bu hukuki işlem, hukuki sonuçlarını  bazen doğuramamaktadır. Ancak bu sırada tasarrufu yapan kişi de hayatta olmayacağından, Kanun bu gibi hallerde nasıl bir yol izleneceğini, çeşitli ihtimaller ışığında düzenlemiştir.   

I-) ÖLÜME BAĞLI TASARRUF KAVRAMI

   Ölüme bağlı tasarruf  “kişinin hukuki sonuçlarını ölümünden sonra meydana gelmek üzere yaptığı hukuki işlem” olarak tanımlanabilir. Burada adı geçen “tasarruf” terimi tasarruf işlemi anlamında değil , “hukuksal işlem” anlamındadır .

II-) GENEL OLARAK HUKUKİ İŞLEMLERDE HÜKÜMSÜZLÜK

   Hükümsüzlük, yapılan hukuki işlemin çürük olması sebebiyle, hukuksal varlık kazanmaması, hukuksal hayatı etkileyecek güçten yoksun olması demektir .

   Hükümsüzlük halleri, çiğnenen geçerlilik şartlarının çeşidine ve önemine göre üç kategoriye ayrılır.

   A-) YOKLUK

     Burada bir hukuksal işlemin yok sayılması, hiç yapılmamış gibi tutulması söz konusudur.

    Öğretide bu hükümsüzlük çeşidinin malvarlığını ilgilendiren işlemlerde söz konusu olmayacağı, çünkü bununla mutlak butlan arasında bir fark bulunmadığı görüşü baskındır .

  B-) MUTLAK BUTLAN

   Burada işlem doğmuştur ama ölü doğmuştur. Hukuksal işlem yaparken öyle bir muteberlik şartını çiğnemişlerdir ki, bunun meydana getirdiği sakatlık, işlemi daha doğarken öldürmüştür .

 

   C-) NİSBİ BUTLAN

   Buradaki hükümsüzlük halinde ise, işlemde bir çürüklük vardır ancak; bu çürüklük giderilebilirse, işlem sağlık kazanacaktır.

 

III-) ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLARDA HÜKÜMSÜZLÜK

   Ölüme bağlı tasarrufların hükümsüzlüğü konusunda karşımıza yokluk, mutlak butlan ve kendiliğinden hükümsüz kalma halleri ile ölüme bağlı tasarrufların iptali hali çıkar.

 

A-) YOKLUK, MUTLAK BUTLAN VE KENDİLİĞİNDEN HÜKÜMSÜZ KALMA

     Burada ölüme bağlı tasarruf ya hiç meydana gelmemiştir (yokluk); ya daha yapıldığı sırada mevcut bir sebepten ötürü baştan itibaren hükümsüz doğmuştur (mutlak butlan); ya da düzenlendiği sırada hiçbir hükümsüzlük sebebi bulunmadığı halde, sonradan meydana gelen bazı olgular sebebiyle tasarruf hükümsüz kalmıştır (kendiliğinden hükümsüz kalma). Bütün bu durumlarda, süreye bağlı bir iptal davası açmaya, mahkemeden ölüme bağlı tasarrufu hükümsüz bırakacak bozucu yenilik doğuran bir karar almaya lüzum yoktur. Tasarruf ya hiç meydana gelmemiştir, ya da kendiliğinden hükümsüzdür. Her zaman (herhangi bir süreye bağlı olmayan) bir olumsuz tespit davası ile, tasarrufun hiç meydana gelmediği veya baştan itibaren hükümsüz olduğu yahut sonradan hükümsüz kaldığı mahkemece hüküm altına aldırılabilir. Şüphesiz bahis konusu mahkeme hükmü, yenilik doğuran bir hüküm değil, bildirici bir hükümdür .

 

   Aşağıda bu gibi durumlara ilişkin bazı örnekler verilmiştir:

 

•Ortada mirasbırakana ait olduğu söylenen bir el yazısı ile vasiyetname vardır. Fakat bu vasiyetnamenin mirasbırakan tarafından değil, onun hiç haberi ve bilgisi olmaksızın üçüncü bir kişi tarafından düzenlenmiş sahte bir vasiyetname olduğu iddia edilmektedir (yokluk).

•Mirasçı (A), (Ü)’nün lehine yapılmış gözüken el yazısı ile vasiyetnamenin, gerçek bir vasiyetname değil, sadece bir vasiyetname projesi olduğunu ileri sürmektedir (yokluk).

•Mirasbırakan (A)’yı ölüme bağlı tasarrufu ile mirasçı nasbetmiş fakat (A) EMK. m. 520, YMK. M. 578 gereğince mirastan mahrum olmuştur, mirası reddetmiştir veya vasiyetçi vasiyetini geri almıştır, yahut ( A mirasbırakanın eşi ise ) boşanma hükmü mirasın açılmasından önce kesinleşmiştir (kendiliğinden hükümsüz kalma).

•Şarta bağlı bir ölüme bağlı kazandırmada bozucu şart gerçekleşmiştir (kendiliğinden hükümsüz kalma). Aynı şey, geciktirici şartın gerçekleşmemesi hali için tekrar edilebilir. 

•Sözlü vasiyetnamede, MK. m.541’deki bir aylık süre geçmiştir (kendiliğinden hükümsüz kalma).

•Mirasbırakan ölüme bağlı tasarrufunda, kimin mirasçı veya vasiyet alacaklısı olacağının tayinini üçüncü bir kişiye bırakmıştır (mutlak butlan) .

 

B-) ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLARIN İPTALİ

 

1-) İPTAL SEBEPLERİ

 

   Medeni Kanunumuzun 557. maddesinde iptal sebepleri aşağıdaki şekilde sınırlı olarak sayılmıştır:

 

  • Tasarruf mirasbırakanın tasarruf ehliyeti bulunmadığı bir sırada yapılmışsa,
  • Tasarruf yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucunda yapılmışsa,
  • Tasarrufun içeriği, bağlandığı koşullar veya yüklemeler hukuka veya ahlaka aykırı ise,
  • Tasarruf kanunda öngörülen şekillere uyulmadan yapılmışsa.

 

   a-)EHLİYETSİZLİK

Ölüme bağlı tasarruf, tasarrufta bulunanın, kanunun öngördüğü ehliyet şartlarına sahip olmadığı bir zamanda yapılmışsa, ilgililerin başvurusu üzerine hakim tarafından iptal edilebilir.

    Bir ölüme bağlı tasarrufta ehliyet incelenirken “vasiyet” ve “miras sözleşmesi” ayrı ayrı ele alınmalıdır. Şöyle ki, Medeni  Kanunumuzun vasiyette ehliyeti düzenleyen 502. maddesi, vasiyet yapabilmek için;

  • Ayırtım gücüne sahip olmak,
  • Onbeş yaşını doldurmuş olmak

şartlarını aramaktadır.

   Miras sözleşmeleri açısından, ilgili 503. madde ,

 

•Ayırtım gücüne sahip olmak

•Ergin olmak

•Kısıtlı bulunmamak

 

şartlarını aramaktadır.

 

   Bu durumda, 15 yaşını doldurmuş, ayırtım gücüne sahip küçükler, vasiyetname yapabilecekleri gibi, ayırtım gücüne sahip kısıtlıların, kendilerine yasal danışman atananların, vasiyetname yoluyla ölüme bağlı tasarrufta bulunmaları mümkündür. Buna karşılık, ergin olmayan kişilerin ve kısıtlı kişilerin, ayırtım gücüne sahip dahi olsalar, ne tek başlarına ne de yasal temsilcileri vasıtasıyla, miras sözleşmesi ile ölüme bağlı tasarruf yapmaları mümkün değildir .

 

   Medeni Kanunumuzun ilgili 557. maddesinden anlaşıldığı üzere, kanunun aradığı ehliyet, tasarrufun yapıldığı anda olması gereken ehliyettir. Dolayısıyla miras bırakanın ehliyete sahip iken yaptığı bir tasarruf, daha sonra ehliyetini yitirdiği gerekçesiyle iptal edilemeyeceği gibi, mirasbırakanın tasarruf anında ehliyetsiz olmasına rağmen, sonradan kazandığı ehliyet de ölüme bağlı tasarrufu geçerli kılmayacaktır.

 

   Ehliyet konusunda karşımıza çıkan problemler genellikle temyiz kudretinin varlığına ya da yokluğuna ilişkindir. Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna göre, vasiyetnamenin yapılması esnasında tabip raporu alınmışsa, artık vasiyetçinin temyiz kudretine sahip olmadığı tanıkla kanıtlanamaz. Bu konudaki ihtilafın Adli Tıp merkezinin mütalaasına göre çözülmesi gerekir .

 

   Değinilmesi gerekli diğer bir hususta yabancılık unsuru taşıyan hallerdir. Yabancılık unsuru taşıyan intikallerde miras bırakanın ehliyeti 2675 sayılı MÖHUK. m.22 uyarınca kendi milli hukukuna göre belirlenir.

 

b-) İRADE SAKATLIKLARI

 

   Borçlar Kanununda olduğu gibi, ölüme bağlı tasarruflar açısından da hata, hile ve tehdit iradeyi sakatlayan sebepler olarak düzenlenmiştir. Nitekim, MK. m. 504/1 in birinci cümlesi şöyledir: “Miras bırakanın yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama etkisi altında yaptığı ölüme bağlı tasarruflar geçersizdir”.

 

   Ancak burada hemen maddenin devamına da değinmek gerekir. Nitekim Kanun “Ancak miras bırakan yanıldığını veya aldatıldığını öğrendiği ya da korkutma veya zorlama etkisinden kurtulduğu günden başlayarak bir yıl içinde tasarruftan dönmediği takdirde tasarruf geçerli sayılır.”demektedir.

 

   Buradan çıkan sonuca göre ölüme bağlı bir tasarruftaki irade sakatlıkları miras bırakanın sağlığında öğrenilmiş ise, miras bırakan MK. m. 504/1 uyarınca bir yıl içinde yaptığı tasarruftan dönebilecektir. Bu bir yılık süre zarfı geçmiş ancak miras bırakan tasarruftan dönmemiş ise artık miras bırakan öldükten sonra mirasçıları irade bozukluğunu ileri süremeyeceklerdir. Ölüme bağlı tasarruftaki irade sakatlıkları miras bırakanın sağlığında öğrenilmemiş ise bu durumda mirasçılar süresi  içinde iptal davası açabileceklerdir.

 

   Ancak Medeni Kanunun 504. maddesi ile 557. maddesinin ikinci bendinin, miras sözleşmelerinde uygulanıp uygulanmayacağı konusunda iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Bir görüşe göre, Medeni Kanunun 504. maddesi ile 557.maddesinin ikinci bendi sadece vasiyette uygulanmalı, miras sözleşmelerinde ise uygulanmamalıdır .Zira, miras sözleşmesi iki taraflı bir hukuki işlemdir.Vasiyetten farklı olarak, taraflar, istedikleri zaman miras sözleşmesinden dönemezler. Bu nedenle, miras sözleşmesine, Medeni Kanunun sözü edilen hükümleri değil, Borçlar Kanununun irade fesadını düzenleyen hükümlerinin (BK. m. 23-31) uygulanması amaca uygun düşer . İkinci görüşe göre, Medeni Kanunun 504.maddesi ile 557.maddesinin ikinci bendi ölüme bağlı tasarruflar arasında herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bu nedenle vasiyet kadar, miras sözleşmesine miras bırakan sıfatıyla katılan açısından da söz konusu hükümler uygulanır. Zaten mahiyeti gereği vasiyetten serbestçe dönme imkanı vardır.Miras sözleşmesine miras bırakan sıfatıyla katılmamış olan karşı taraf içinse BK. m. 23 vd. uygulanır.

 

 aa-) YANILMA (HATA)

 

   Hata, gerçek irade ile beyan edilen irade arasında istenmeden ortaya çıkan uygunsuzluk hallerinden birincisidir. Hatada, ya gerçek irade ile beyan edilen irade birbirine uygun değildir, ya da, gerçek irade ile beyan edilen irade birbirine uygun, fakat iradenin oluşumu sakatlanmıştır. Doktrinde, birinci ihtimale “beyan hatası”, ikinci ihtimale de “saik hatası” adı verilmektedir .

   

   Yukarıda, irade sakatlıkları başlığı altında değinildiği üzere, Medeni Kanunumuzun 504 ve 557/2 maddelerinin uygulanması açısından, ileri sürülen görüşlerden, kabul ettiğimiz görüşe göre ortaya çıkan sonuç farklı olacaktır.

 

   Şöyle ki; Borçlar Hukuku açısından asıl önemli olan beyan hatasıdır. Beyan hatasında hataya düşen tarafın sözleşmeyi iptal edebilmesi için hatanın esaslı olması şarttır(BK. 23-24). Saik hatası kural olarak sözleşmenin geçerliliğini etkilemez.

 

   Buna karşılık miras hukukunda her türlü hata ölüme bağlı tasarrufun iptali için yeterli sayılmıştır. Bu açıdan hatanın esaslı nitelik taşıyıp taşımadığının bir önemi yoktur.

 

   Kanımca, yukarıda değinilen tartışmalar olması gereken hukuk açısından değerlendirilmelidir. Yoksa olan hukukumuzda ki yasal düzenleme her iki ölüme bağlı tasarruf açısından, her türlü hatanın iptal sebebi olabileceği yönündedir.

 

   Şüphesiz, türü ne olursa olsun, ölüme bağlı tasarrufun iptaline yol açabilmesi için, hata ile ölüme bağlı tasarrufun yapılması arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Hata ile ölüme bağlı tasarrufun yapılması arasında böyle bir bağ yok ise, artık bu gerekçeyle tasarrufun iptali istenemez .

 

bb-) ALDATMA (HİLE)

 

   Medeni Kanunumuzda aldatma da ölüme bağlı tasarrufların iptal sebeplerinden biri olarak sayılmıştır. Öncelikle değinmek gerekir ki, Medeni Kanunumuzun kullanmış olduğu “aldatma” kavramı yerinde değildir. Eski Medeni Kanunumuz “hile” kavramını kullanmakta idi. Yeni Medeni Kanunumuzun da “hile” ya da “aldatılma” kavramlarından birini kullanmış olması daha doğru olurdu. Sanki aldatma kavramından aldatan kişinin iptal davası açabileceği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Oysa iptal davasını açacak kişi aldatılan kişi ya da bu aldatılma dolayısıyla hakları zarar gören kişilerdir .

 

   Hile, işlem yapması arzu edilen kişide bilinçli olarak yanlış bir kanaat uyandırmak veya mevcut yanlış bir kanaati devam ettirmek suretiyle gerçeği bilseydi istemeyeceği yönde bir irade beyanında bulunmasını sağlamaktır .

 

   Medeni Kanunumuzun ilgili hükmü, hileyi de bir iptal sebebi olarak saymıştır.

 

   Ölüme bağlı tasarruflarda hile ile ölüme bağlı tasarrufların sahteliğini birbirinden ayırmak gerekir. Ölüme bağlı tasarrufların sahteliğinden kasıt, ölüme bağlı tasarrufun mirasbırakan tarafından değilde, bir başkası tarafından düzenlenmiş olmasıdır. Hile halinde ise tasarruf, mirasbırakan tarafından yapılmakta fakat iradesi aldatılma sebebiyle sakatlanmış bulunmaktadır. Aldatmaya bağlı geçersizlik, iptal edilebilirlik olduğu halde, sahte ölüme bağlı tasarruflar yok hükmündedir, bu geçersizlik süreye bağlı olmadan her zaman ileri sürülebilir .

 

   Hatada olduğu gibi, hilede de hile ile ölüme bağlı tasarruf arasında illiyet bağı yine aranmaktadır.

 

cc-) KORKUTMA (TEHDİT)

 

   Tehdit, bir kimseyi korkutarak istemediği yönde irade beyanında bulunmasını sağlamaktır. Mirasbırakan, korkutularak bir ölüme bağlı tasarrufta bulunması sağlanırsa, söz konusu ölüme bağlı tasarrufun iptali için dava açılabilir.

 

   Borçlar Hukukundan farklı olarak, ölüme bağlı tasarrufun yapılmasını etkileyen her türlü tehdit iptal için yeterlidir. Bu açıdan, tehdit niteliği taşıyan eylemin hukuka aykırı veya hukuka uygun olması fark etmez .

 

dd-)ZORLAMA

 

   Zorlama ile yani kaba fiziksel bir güçle (maddi cebirle) yazılan bir vasiyetnamede vasiyetnameyi yazanın iradesinin varlığından söz edilemez. Öyleyse zorlamanın da iptal yaptırımına bağlanması yerinde değildir .Örneğin başına tabanca dayanılarak yazdırılan bir vasiyetnamede tehditten daha ileri olarak maddi bir zorlama vardır ve bu nedenle, tasarrufta bulunanın iradesinden söz edilemez. Gerçekten iradenin olmadığı bir tasarruf her zaman kendiliğinden hükümsüzlüğe yol açar. Burada tasarrufun kurucu öğelerinden, irade noksandır. Oysa iptal edilebilecek bir tasarruftan söz edebilmek için ortada iptal edilinceye kadar geçerli bir tasarrufun olması gerekir. Dolayısıyla, kanımca da, zorlamanın da bir iptal sebebi olarak düzenlenmesi yerinde olmamıştır.

 

c-) HUKUKA veya AHLAKA AYKIRILIK

 

   Ölüme bağlı tasarruf gerek içerdiği hükümler bakımından, gerekse bunların bağlı kılındığı koşullar ve yüklemeler bakımından hukuka veya ahlaka aykırı ise iptal edilebilir .

 

   Ahlaka aykırı ölüme bağlı tasarruflar konusunda önemli bir mesele metres lehine yapılan kazandırmaların durumudur. Doktrinde, taraflardan birisinin veya her ikisinin evli olmasına rağmen, bunlardan birinin evlilik dışı devamlı ilişkiler kurduğu, adeta karı-koca hayatı yaşadığı diğer taraf lehine yaptığı ölüme bağlı tasarrufların ahlaka aykırılık sebebiyle hükümsüz sayılıp sayılamayacağı tartışma konusudur.

 

   İsviçre Federal Mahkemesine göre, bir ölüme bağlı tasarrufun hükümsüz sayılması için, onun yapılmasına yol açan saikin (burada metreslik ilişkisi) ahlaka aykırı olması yeterli değildir. Ayrıca, bizzat ölüme bağlı kazandırma, ahlaka aykırı bir nitelik arz etmelidir. Şu halde metres lehine yapılan herhangi bir kazandırma değil, sadece kazandırma lehdarını, meşru evliliğini ortadan kaldırıp kendisi ile evlenmeye veya evlilik bağına aykırı düşen ilişkilerini devam ettirmeye sevk etmek amacı ile yapılan kazandırmalar hükümsüzdür. Vasiyetçi bu sonucu istememiş bile olsa, böyle bir ihtimali önceden öngörmüş ve yaptığı kazandırmanın bunu gerçekleştirmeye elverişli olduğunu düşünmüş ise yine hükümsüzlük vardır. Diğer taraftan Federal Mahkeme, hükümsüzlüğün gerçekleşmesi için ikinci bir şartın daha varlığını aramaktadır. Kazandırma lehdarı, ölüme bağlı tasarrufun düzenlendiği tarihten önce veya sonra, söz konusu tasarruf vasıtası ile lehine yapılan kazandırmanın varlığından ve esaslı şartlarından haberdar olmalıdır .

 

   Borçlar Hukuku işlemlerinde emredici kurallara, ahlaka aykırılık mutlak olarak geçersiz olduğu halde, miras hukukunda buna sadece dava ile iptal edilebilirlik yaptırımının bağlanmasındaki isabet tartışılabilir. Örneğin miras bırakan vasiyetnamesinde (A)’ yı, (B)’nin ırzına geçmesi koşuluyla mirasçı atamış ise, (A), (B)’nin ırzına geçtikten sonra vasiyetnamenin yerine getirilmesini talep edebilecektir ve süre de kaçırılmış ise artık vasiyetnamenin iptali için de dava açılamayacaktır. Kanuna veya ahlaka aykırı ölüme bağlı tasarrufların BK.’da olduğu gibi mutlak geçersizlik yaptırımına bağlamak daha iyi olurdu .

 

   Tasarrufun iptaline yol açacak ahlaka aykırılıkta hangi andaki ahlak kurallarının esas alınacağı konusunda doktrinde farklı görüşler mevcuttur. Bu konuda bir görüşe göre, tasarrufun yapıldığı anın esas alınması gerekir. Zira, Kanunda muteberlik şartları tasarrufun yapıldığı an esas alınarak sevk edilmiştir . Diğer bir görüşe göre ise, bu konudaki değerlendirmede tasarrufun düzenlendiği an esas alınmaz. Değerlendirme, hakimin kararını vereceği an yürürlükte olan görüş ve telakkilere uygun biçimde yapılacaktır. Zira, hakimin, hüküm vereceği an hakim olan ahlaki görüşlerden ayrılması caiz değildir .

 

   Ahlaka aykırılık değerlendirilirken hangi andaki fiili ilişkilerin (söz konusu değerlendirmeye esas olan fiili durum) göz önünde tutulacağı da başka bir meseledir. Örneğin mirasbırakanın  (B) ile evli iken, kendisi ile evlilik dışı ilişkilere devam etmesini sağlamak amacıyla metresi (A) lehine bir vasiyetname düzenlediğini ve (A) yı durumdan haberdar ettiğini farz edelim. Bir süre sonra (B) den boşanan mirasbırakan, (A) ile evlenirse, mirasın açıldığı anda, (A) onun sağ kalan eşidir. Vasiyetnamenin düzenlendiği anda ahlaka aykırılık hükmünü verdiren fiili ilişkiler, mirasın açıldığı anda tamamen değişmiştir.Bu ölüme bağlı tasarruf ahlaka aykırılık sebebiyle hükümsüz sayılacak mıdır? Bu konuda mirasın açıldığı anın esas alınması yerinde olur. Ölüme bağlı tasarruf, miras bırakanın öldüğü anda hükümlerini doğurduğuna göre, onun geçerli olup olmadığına bu andaki fiili ilişkilerden hareket ederek karar vermelidir .

 

   Hukuk düzeni bir malın intikalini Miras Hukukundan ayrı olarak özel bir biçimde düzenlemiş veya malikin eşya üzerinde her türlü tasarrufunu yasaklamış ise, acaba mirasbırakanın buna rağmen yapmış olduğu ölüme bağlı tasarrufların geçerliliği nasıl olacaktır? Bu gibi hallerde yaptırımın iptal edilebilirlik şeklinde değil, mutlak geçersizlik şeklinde olması gerekir. Çünkü bu halleri düzenleyen kurallar MK. 557/558’e göre özel hüküm içermektedir .

 

    525 sayılı Kanunun 2. maddesi ile İstiklal Madalyalarının sahibinin ölümü ile kime nasıl intikal edeceği düzenlenmiştir. Madalya sahibinin bu hükme aykırı ölüme bağlı tasarrufunu Yargıtay 2. HD.si mutlak olarak hükümsüz saymaktadır .

 

   Sosyal Güvenlik Hukukundan doğan dul, yetim aylığı, emeklilik ikramiyesi gibi kazanımlar Miras Hukukunun dışında kaldığından, mirasbırakanın bunlar üzerindeki tasarrufları da aynı şekilde mutlak olarak hükümsüzdür .

 

   Yabancı uyruklu kişilerin Türkiye’de mal edinmesini, Türkiye’deki malları üzerinde tasarrufta bulunmasını yasaklayan kanuni hükümlere aykırı ölüme bağlı tasarruflarda   mutlak geçersiz sayılmalıdır .

 

d-) ŞEKİL NOKSANI

 

   Bilindiği gibi ölüme bağlı tasarruflar şekle tabi işlemlerdir . Kanunda yazılı şekillere uyulmadan yapılan bir ölüme bağlı tasarruf, iptal yaptırımı ile karşılaşabilecektir. Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, iptal için ortada biçimsel bakımdan, kanunda öngörülenlere uyan bir tasarruf mevcut olmalıdır. Buna karşılık ortada biçim bakımından Kanundakine hiç benzemeyen bir işlem varsa, artık bunun iptalinden söz edilemez. Örneğin, vasiyetçinin, kendi başına ses alma bandına ya da plağa doldurduğu son istekleri, kanunun aradığı biçime hiç benzemediğinden, bir vasiyetname değildir. Bunun iptaline de gerek yoktur; çünkü, bu haldeki geçersizlik “yokluk” tarzındaki geçersizliktir .

 

   Şekle aykırılık, kural olarak, bütün ölüme bağlı tasarrufun iptal edilmesi sonucunu doğurur . Ancak MK. m. 558/3 bu kurala bir istisna getirmiştir. Kanuna göre; “İptal davası, ölüme bağlı tasarrufla kendilerine, eşlerine veya hısımlarına kazandırma yapılanların tasarrufun düzenlenmesine katılmalarının yol açtığı sakatlığa dayandığı takdirde tasarrufun tamamı değil, yalnız bu kazandırmalar iptal edilir”. 

 

IV-) İPTAL DAVASI

 

A-) İPTAL DAVASININ KAVRAM VE HUKUKİ NİTELİĞİ

 

   İptal davası, kanunun öngördüğü sebeplerden birini bünyesinde taşımayan ölüme bağlı tasarrufun ortadan kaldırılması (hükümden düşürülmesi) amacına yönelik bir davadır. Mahkeme tarafından iptaline karar verilmediği sürece, bir iptal sebebiyle sakat olsa bile, ölüme bağlı tasarruf hüküm ifade eder, yani, kendisinden beklenen sonuçları doğurur. Buna karşılık, iptal davası açılır ve olumlu sonuçlanan mahkeme kararı kesinleşirse, ölüme bağlı tasarruf ortadan kalkar. Bu nedenle, iptal davası bozucu yenilik doğuran bir davadır .

 

   Bununla birlikte, Yargıtay HGK 1996 tarihli bir kararında, vasiyetnamenin iptaline ilişkin davanın yenilik doğuran (inşai) dava değil bir tespit davası olduğu, bu sebeple nisbi harca değil maktu harca tabi olduğu görüşündedir .

 

   Ölüme bağlı tasarrufun iptali davasına damgasını basan ilke “favor testamendi” ilkesidir. Bu bağlamda geçersiz tasarrufun elden geldiğince geçerli tutulmasına çalışılması, böyle bir tasarrufu mirasbırakanın ölümünden sonra yineleyemeyeceği, başkasının da onun yerine bu işi yapamayacağı düşüncesine ve mirasbırakanın ölüme bağlı son dileklerine geleneksel saygıya dayanır .

 

   İptal davası, ölüme bağlı tasarrufun tümünün veya bir kısmının iptaline ilişkin olabilir. Kısmi iptal davalarında kalan kısım geçerliliğini sürdürür. Ancak sebep ehliyetsizlik ya da şekil eksikliği (MK. m. 558/3 saklı kalmak kaydıyla) ise artık kısmi iptal söz konusu olamaz. Çünkü bu sebepler tüm ölüme bağlı tasarrufu etkileyecek niteliktedir.

 

   İptal sebebinin sadece bir ya da birkaç tasarrufa ilişkin olduğu hallerde, o tasarruf ile iptali istenmeyen tasarruflar arasında, mirasbırakanın söz konusu sakatlığı bilseydi diğer tasarrufları da yapmayacağı şekilde bir iç bağ varsa, o zaman BK. m. 20/2 örneksemeyle uygulanması sonucu ölüme bağlı tasarrufun tamamı geçersiz olur .

 

B-) İPTAL DAVASININ TARAFLARI

 

 1-) DAVACI

 

   Medeni Kanunumuzun 558. maddesinin 1. fıkrasına göre: “İptal davası, tasarrufun iptal edilmesinde menfaati bulunan mirasçı veya vasiyet alacaklısı tarafından açılabilir.”  . Bu açıdan kanuni mirasçılar ile atanmış mirasçılar arasında bir fark yoktur. İptal davası açabilmeleri için kanuni mirasçıların saklı pay sahibi olmaları da şart değildir. Sayıları birden fazla ise, birlikte hareket etmeleri gerekmez. Birlikte dava açabilecekleri gibi, tek başlarına da dava açabilirler .

 

2-) DAVALI

 

   İptal davasında davalı ise, iptali istenen ölüme bağlı tasarruftan yararlanandır. Bu duruma göre atanmış mirasçı, belirli mal vasiyeti alacaklısı, mükellefiyet lehdarı veya vakfın yetkili organı şeklinde ortaya çıkabilir. Mirastan feragat veya çıkartmaya ilişkin ölüme bağlı tasarrufun iptali davası ise öteki kanuni mirasçılara karşı açılır .

 

   Vasiyeti tenfiz memurunun iptal davasında davacı ya da davalı sıfatı taşıyıp taşıyamayacağı ise doktrinde tartışmalıdır. Davacı sıfatı açısından, genellikle vasiyeti tenfiz memurunun iptal davası açamayacağı kabul ediliyor. Yargıtay da 7.12.1955 gün ve 16/25 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında bu fikri benimsemiş bulunuyor. Mirasbırakan bir önceki vasiyetnamesinde bir kimseyi vasiyeti tenfiz memuru tayin ettikten sonra, birinciyi geri alan ikinci bir vasiyetname yapmışsa, söz konusu ikinci vasiyetnameye karşı iptal davası açabilir mi? Tuor ve Raschein gibi yazarlar, hiç değilse bu ihtimalde vasiyeti tenfiz memurunun davacı sıfatını kabul ettikleri halde, İmre ve Eren buna da cevaz vermiyorlar. Davalı sıfatı açısından, vasiyeti tenfiz memuru, kendi tayinini ihtiva eden ölüme bağlı tasarrufa karşı açılan iptal davalarında davalı sıfatını taşıyabilir. Şu var ki, Yargıtay’a göre, bu durumda, verilen iptal kararı sadece vasiyeti tenfiz memuru tayinine ilişkin tasarrufu hükümsüz kılacak, yoksa ölüme bağlı tasarrufun tamamı iptal edilmeyecektir .

 

C-) İPTAL DAVASINDA  İSPAT YÜKÜ

 

   İspat yükü öncelikle davacının üstündedir (MK. m. 6). Davacı, ölüme bağlı tasarrufun iptalini gerektiren bir sebebin mevcut olduğunu ispatlamak zorundadır. Davalı iddia edilen sebebin mevcut olmadığını ileri sürüp ispatlayabileceği gibi, dava açma süresinin geçtiğini ispatlamak suretiyle de davayı reddedebilir .

 

D-) HAKİMİN, İLERİ SÜRÜLEN İPTAL SEBEBİYLE BAĞLI OLUP OLMADIĞI

 

   Bir vasiyetnamenin hata, hile veya tehdit sebebiyle iptali istenen bir davada, ileri sürülen sebebin varit olmadığı fakat bir şekil noksanı bulunduğu sonucuna varan hakim, acaba davacının ileri sürmüş olmadığı şekil noksanına dayanarak tasarrufun iptaline karar verebilecek midir? 

 

   Doktrinde bu konu tartışmalı olup,  konu ile ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, 14.10.1964 tarihli ve E.1227/D-2 K. 629 sayılı kararında, davacının davasını, dayandırdığı sebep dışında bir sebeple hakimin ölüme bağlı tasarrufun iptaline karar vereceğini kabul ettiği bir kararı da mevcuttur . Bu karara katılan görüşe göre , Yargıtay HGK’nun dayandığı HUMK. m. 76  sebebiyle, davacının dayandığı hukuki sebeple mahkemenin bağlı olmadığı, hakimin hukuki sebebi re’sen tayin edeceği kabul görür. Aksi görüşe  göre ise; Yargıtay HGK’nun dayanağı söz konusu maddeden böyle bir sonuç çıkartmak HUMK. sistemine aykırıdır. Çünkü, HUMK. m.76. davanın dayanacağı hukuki sebebin tayini ile değil, hukuki sebep olarak davacı veya davalı tarafından ileri sürülen Kanun hükmünün mahkemeye ispatı gerekip gerekmeyeceği ile ilgilidir.

 

   Kanımca da, geçerli olmayan bir ölüme bağlı tasarrufun iptali için mutlaka dava açılmasını arayan bir sistemde, hakimin, dayanılmayan iptal sebebini re’sen dikkate almasını kabul etmek yerinde değildir.

 

E-) İPTAL DAVASI AÇMA SÜRELERİ

 

   Medeni Kanunumuzun konu ile ilgili 559. maddesi birbirinden farklı üç ayrı süre öngörmüştür.

 

   Maddede belirtilen dava açma sürelerinin hiçbiri mirasbırakanın ölümünden önce başlamaz. Çünkü hükümde kullanılan “hak sahibi olduğunun öğrenilmesi”, “vasiyetnamelerde açılma tarihinin” ve diğer hallerde “mirasın geçmesi tarihinden itibaren” ifadeleri, sürenin başlangıcı bakımından en erken sürenin mirasbırakanın ölüm tarihi olduğunu göstermektedir .

 

   EMK. da  kullanılan “müruruzaman” terimi nedeniyle bu sürelerin bir zamanaşımı süresi olduğunun kabulü; yeni yasanın “hak düşürücü süreler” başlığı ile son bulmuştur. Nitekim iptal davası bozucu yenilik doğuran bir haktır.

 

   Mevcut yasal düzenlememize göre üç farklı süre öngörülmüştür.

 

1-) BİR YILLIK SÜRE

 

   Medeni kanunumuzun 559. maddesinin 1. fıkrasına göre, iptal davası açma hakkı, davacının tasarrufu, iptal sebebini ve kendisinin hak sahibi olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl geçmekle düşer.

 

   Bu sürenin başlayabilmesi için, davacının hem ölüme bağlı tasarrufu, hem de iptal nedeni ile hak sahibi olduğunu öğrenmesi gerekir. Ancak hiç bir halde süre mirasbırakanın ölümümden önce başlayamaz. Çünkü mirasbırakanın ölümünden önce bu davayı açmak mümkün değildir.

 

   Davacının iptali istenilen ölüme bağlı tasarrufu, en geç, vasiyetnamenin açılıp bir örneğinin kendisine tebliğ veya ilan (MK. 597) edildiği tarihte öğrendiği varsayılır. Davacı vasiyetnamenin açılması için kendisine gönderilen davetiyeye uyarak vasiyetnamenin sulh mahkemesinde açılışında hazır bulunmuş ise, vasiyetnamenin açıldığı tarihte ölüme bağlı tasarrufu öğrendiği farz olunur .

 

2-) ON YILLIK SÜRE

 

   İlgili yasal düzenlemeye göre, davacı, tasarrufun varlığını, kendisinin hak sahibi olduğunu ve iptal sebebini, öğrenmiş olsun veya olmasın, bu öğrenememe kendi kusurundan ileri gelsin veya gelmesin, her halde vasiyetin sulh mahkemesi tarafından açıldığı, diğer tasarruflar bakımından ise mirasın geçmesi tarihinden itibaren on yıllık sürenin geçmesi ile dava açma hakkını kaybeder . Yeter ki, davalı iyiniyetli olsun.

 

3-) YİRMİ YILLIK SÜRE

 

   Kanunumuza göre iyiniyetli olmayan davalılara karşı açılacak iptal davası için her halde yirmi yılın geçmesi ile hak düşer. Bu süre; vasiyetnameler için tasarrufu, iptal sebebini ve hak sahibi olduğunu öğrendiğinden itibaren, miras sözleşmeleri bakımından ise mirasın geçmesi tarihinden itibaren başlar.

 

   Davalının hangi anda kötüniyetli olması gerektiği doktrinde tartışmalıdır. Esas itibariyle davalının, tasarrufun yapıldığı anda kötüniyetli olması gerekir. Bununla beraber, çoğunluk tarafından kabul edildiğine göre, bir veya beş yıllık süreler içinde yani tasarrufun yapılmasından sonra da davalının kötüniyetli hale gelmesi yirmi yıllık sürenin uygulanmasını haklı kılar. Bir ve beş yıllık süreler tamamlandıktan sonra davalı kötüniyetli hale gelmişse, kendisine yirmi yıllık hak düşürücü süre uygulanmaz. Çünkü, kötüniyet, doğmuş bir iptal hakkını uzatabilirken, ortadan kalkmış olan iptal hakkına geçerlilik kazandırmaz .

 

F-) İPTALİN DEFİ OLARAK İLERİ SÜRÜLMESİ

 

   Medeni Kanunun 559. maddesinin 2. fıkrasına göre, sürelere ek olarak bir de daimi def’i hakkı düzenlenmiştir. Buna göre “Hükümsüzlük def’i olarak her zaman ileri sürülebilir”. Örneğin, vasiyeti ifa ile yükümlü mirasçılar, iptal davası için öngörülmüş süreleri kaçırmış bile olsalar, belirli mal vasiyetinin bir iptal sebebi ile sakat olduğunu, bu nedenle yerine getirmek istemediklerini vasiyet alacaklısına karşı ileri sürebileceklerdir .

 

G-) İPTAL DAVASINDA YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEME

 

   Medeni Kanunumuzun 576. maddesinin 2. fıkrasına göre, iptal davasında yetkili mahkeme, mirasbırakanın son yerleşim yeri (ikametgahı) mahkemesidir. 

 

   Görevli mahkeme ise, asliye hukuk mahkemesidir ( HUMK. m. 11). Ancak, doktrinde, davanın, müddeabihin değerine göre sulh veya asliye hukuk mahkemesinde açılabileceğini savunanlar da vardır.

 

H-) İPTAL KARARININ ETKİSİ

 

   Geçmişe etkili gücü yönünden evlenmenin iptaline ilişkin yargıç hükmünden daha yaygın etkili sayılabilecek olan ölüme bağlı tasarrufun iptali hükmü, bu iptal etkisinin uygulamada sadece iptal davasının taraflarıyla sınırlı tutulması yönünden evlenmenin iptali hükmünden daha zayıf etkili sayılabilir . 

 

   Eğer ölüme bağlı tasarrufun iptali hükmü aslında bir yenilik doğurucu hüküm olduğu ve buna bağlı olarak herkese yaygın etki saçması gerektiği halde, sadece böyle nisbi bir etki saçıyorsa, bunun nedenini de “favor testamendi” ilkesinde ve iptal hükmünün herkese karşı etkili tutulmasını zorunlu kılacak bir kamu yararının mevcut bulunmamasında arayıp bulmak gerekir .  

   Bu durumda aleyhine iptal davası açılmamış kişiler için iptal olunan ölüme bağlı tasarruf varlığını sürdür. Diğer taraftan iptal davası açmamış kişiler için de iptal edilen ölüme bağlı tasarruf  varlığını muhafaza eder.

   İptal davasının bölümselliği ve tümelliği, yukarıda  ayrıca açıklandığından bu konuya burada tekrar yer vermiyorum.

 

SONUÇ

   Ölüme bağlı tasarrufların hükümsüzlüğü ve iptal davası, uygulamada sıkça rastlanılan ve uyuşmazlıkların yoğun olduğu bir alandır. Ayrıca bu konu ile ilgili doktrinde ki tartışmalarda oldukça yoğundur. Yukarıda da değinildiği üzere, birçok alanda görüş ayrılıkları vardır.

 

   Aslında, artık hayatta olmayan bir kişinin, sağ iken yaptığı bir hukuki işleminin sonuçları ile ilgili bu kurum, önemli olduğu gibi bir o kadar da üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Bir yandan, kişinin son isteklerinin uygulanması konusundaki hassasiyet, diğer yandan da, artık hayatta olmayan bir kişinin yaptığı bir hukuki işlemin söz konusu olması bu önemi arttırmaktadır.

   Medeni Kanunumuzun konu ile ilgili hükümleri incelendiğinde bazı aksaklıkların varlığı dikkat çekmektedir. İptali istenen bir tasarruftan bahsedebilmek için, ortada iptal edilinceye kadar geçerli, biçimsel bakımdan, Kanunda öngörülenlere uyan bir ölüme bağlı tasarruf olmalıdır. MK. m. 557/2 incelendiğinde zorlama sonucu yapılan tasarruflar da iptal yaptırımına bağlanmıştır. Oysa iradenin olmadığı böyle bir tasarrufun iptala konu olması yerinde değildir.


    Medeni Kanunumuzun 557/2 maddesindeki aldatma terimi de sanki aldatan kişinin iptal davasını açabileceği kanısını uyandırdığından, hile ya da aldatılma terimlerinin kullanılması daha uygun olacaktır.

 

   Borçlar Kanunumuzun sistematiğine göre, kanuna veya ahlaka aykırılık mutlak geçersizlikle yaptırıma bağlanmış iken, ölüme bağlı tasarruflar açısından bunun sadece belirli süreler içinde iptalinin istenilebilmesi, aksi halde geçerli bir işlem olarak kabul edilmesi, ortaya çıkarttığı sonuçlar bakımından sakıncalıdır.